Said Fûde misafirimizdi

Müslümanlar modern çağa gerektiği ölçüde mukabelede bulunabiliyor mu? Bu soruya gönül rahatlığı içinde "evet" demek isterdik. Ama realite yazık ki buna izin vermiyor. Modernite, zahirde/dış dünyada olduğundan daha fazla, "bilinçaltı" seviyesinde hakimiyet kurmuştur üzerimizde. Dolayısıyla ona gerektiği gibi mukabelede bulunmak ancak Müslüman bireyin bilinçaltının İslamî kodlarla yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilecektir.

Peki bunu kim/ne yapacak?

Zannedildiğinin aksine bunu Kur'an ve sünnet "doğrudan" yapmaz. Zira Kur'an ve sünnet bizim hayatımıza İslamî ilimler vasıtasıyla girer. İslamî ilimler olmadan Kur'an ve sünnetin rehberliğinden muradullah ve murad-ı Resulullah istikametinde istifade etmek mümkün değildir.

İslamî ilimlerin Kur'an ve sünnetin rehberliğinden bihakkın istifadenin yegâne zemini olduğu tespitinin detaylı temellendirmesini başka yazılara bırakarak burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Buradaki "İslamî ilimler" vurgusu, zannedildiğinin aksine, hadis, fıkıh ve tefsirden önce, iki disiplini hedefler: Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh.

Usul-i Fıkıh, Kur'an, sünnet ve diğer referanslardan Müslüman'ca bir hayatın istintaç edilmesini (yani bir anlamda pratiği) temin ederken, Usul-i Din (kelam, akaid) ilmi Müslüman bilincinin/algısının parametrelerini ortaya koyar; varlığa ve eşyaya ilişkin değerlendirmelerimiz bu zeminde vücut bulur.

Modern zamanlarda ümmet, Kur'an ve sünnetle irtibatını yeniden canlı kılma ve hayatı yeniden Kur'an ve sünnet zemininde inşa etme iradesini gösterirken, bunun nasıl olacağı sorusunun cevabı üzerinde yeterince ciddiyet göstererek durduğumuzu söylemek zor.

Evet, Kur'an'a tefsir ve hadis kitaplarına şerh yazma faaliyeti bugün de devam ediyor; fıkıh konusunda ihtisas sahibi olanlar fetva vermeye ve ümmetin aktüel problemlerine çözüm üretmeye devam ediyor. Ama bütün bunlar olup biterken ayağımızı "gerçek anlamda" Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh zeminine basıyor muyuz, işte burası tartışmalı.

Tartışmalı; zira aksi olsaydı Kur'an'a tefsir yazanlarımız Ehl-i Kitab'ı Cennet'e gönderme garabetine düşmez, hadislerle iştigal edenler mezhep düşmanlığı illetine düçar olmaz, fetva verenler "İslam'a göre mi, mezheplere göre mi" gibi sanal tezatlar üretmezdi... Anormalliğin, burada örnek kabilinden zikrettiğim durumlarla sınırlı olmadığı ehlinin malumudur.

Söz konusu anormalliğin ortadan kaldırılması, "asleyn"in, yani Usul-i Din ile Usul-i Fıkıh disiplinlerinin yeniden ve "etkin biçimde" gündeme sokulmasıyla mümkün olabilecektir.

İşte Said Fûde'yi önemli kılan da bu! Filistin asıllı Ürdünlü araştırmacı Fûde, Amman'da başında bulunduğu ilmî müesseseler ve etkin biçimde kullandığı internet vasıtasıyla ümmetin dikkatini, ayağımızı basmamız gereken gerçek zemine çekmeye adamış kendisini. Genç yaşına rağmen (henüz 45-46 yaşlarında) oldukça velud. Telif ettiği veya tahkik ederek ta'lik yazarak neşrettiği eserlerin adedi 80'i aşmış durumda.

Birkaç sayı önce Rıhle'ye bir makale göndermişti. İlk irtibatı öyle kurmuştuk kendisiyle. Daha sonra hep gündemimizde oldu kendisini ülkemizde ağırlamak. İslam dünyasıyla ilmî köprüler kurma bağlamında daha önce farklı isimleri misafir etmiştik hatırlayacağınız gibi...

Kısmet geçen haftayaymış. Salı'dan Cumartesi'ye kadar İstanbul'da kaldı Fûde. Perşembe gecesi TV5'teki Hikmet Pınarı programına iştirak ettik birlikte. Ertesi gün de TV Net'teki İlm-i Hal'de misafirimiz oldu. Süleymaniye Kütüphanesi, Emin Saraç hocamız, İsmailağa Camii... ziyaretleri, İstanbul'un muhtelif yerlerine tanıtım amaçlı küçük geziler, Daru'l-Hikme'de birkaç saatlik ilmî oturum ve Cumartesi günü yine Daru'l-Hikme'de konferans... Dolu dolu geçen ve doğrusu nasıl geçtiğini hiç fark etmediğimiz 5 günün ardından Cumartesi akşamı yolcu ettik kendisini.

Gerek televizyon programlarından, gerekse Daru'l-Hikme'deki konferansından rahatlıkla anlaşılacağı gibi (bu programların görüntü kayıtları en kısa zamanda darulhikme.org ve ebubekirsifil.com'a aktarılacak) Sadece Usul-i Fıkıh ve kelamda değil, felsefede de müktesebat sahibi birisi Said Fûde. İnşaallah kendisini ülkemizde sıklıkla misafir etmek mümkün olur.

Muhammed Zâhid el-Kevserî ve Mustafa Sabri Efendi gibi allameler İslam dünyası ve ümmete karşı sorumluluklarını alınlarının akıyla -hatta fazlasıyla- yerine getirdiler. Her türlü olumsuzluğa rağmen çok büyük fedakârlıklarla yürüttükleri kalem cihadı maya tutmuştur elhamdülillah. İsimleri kıyamete kadar elbette hep hayırla anılacaktır.

Ancak bu iki ilim zirvesinin bilhassa Usul-i Din/Kelam sahasındaki cihadları ve geriye bıraktıkları miras, yazık ki bu toprakların evlatları tarafından devam ettirilebilmiş değil. Oysa onların bıraktığı yerden bayrağı devralıp daha ileri noktalara götürmek öncelikle bizim boynumuzun borcudur.

Said Fûde bu bayrağı İslam dünyasında neredeyse tek başına taşıyan isim. Bu toprakların Said Fûde'leri nerede?