KUR'AN'I KENDİLERİNE GÖRE YORUMLAYANLAR-2-

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah'ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.

Vahhabîlerin Kur'an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah'tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah'ı devre dışı bırakıp da O'nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeleridir.

Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi'nde geçen “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

Yardım istemek şirk mi?

Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu. Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ Hazretleridir.

“İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)

Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah'ın emri olduğuna göre, yardım istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.

Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir.

Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki manada O'ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O'na dikmelidir.

Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül

Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbi'ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace , Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.

O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün olduğu halde, Hz . Abbas'ı vesile edinerek Allah'tan yağmur istedi (Buharî) ve anında yağmur indi.

Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.

“ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk'tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah'tan istiyor. Çünkü Allah'tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah'a sığınırız.

“Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül

Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat'ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz. “Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.

Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz.

Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.

Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan “istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.

Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı Alâ'yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor.

Kadı Beydavî'nin , Envâru't -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık. Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah'a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar. Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.

“Himmet şeyhim” demenin anlamı

“Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr müridin için Allah'a yönelip O'ndan iste, O'na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir mahzur olabilir?

Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.

Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade Hazretleri'nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:

- Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki Bursa'da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır'a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.

Üftâde Hazretleri buyurdu:

- Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü'l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.

Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah'ın kudret elindedir. Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.

“Benim kendime bile faydam yok”

Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber s.av. Efendimiz'e hitaben: “De ki: Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” ( A'raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken, nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?

Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken, hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.

Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.'in mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur'an olmak üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle sabittir.

Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber'in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah'ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak basılıyor.

Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı gibi -hâşâ- Allahu Tealâ'nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.

Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.' ın şu sözü, bunun açık delîlidir:

“Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah'ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran , 49)

Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.'a yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa -hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir.

Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak, manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.

Müminlere haksızlık ediliyor

Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.

Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman'ın görüşleri konumuz açısından önem arz eder.

Fatiha Suresi'ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz” cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman, usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek şöyle der:

“Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin kapsamına girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et' diyen herkes şirke düşmüş olurdu.”

Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:

“Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah'ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”

Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere de şu cevabı verir:

“ Kur'an -ı Kerim'in hassasiyet gösterdiği husus, Allah'tan başkasını O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O'nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine dualarımızı kabul et' diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin Allah'a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.'i veya salih bir kulu araya koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul buyur' demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm, İstanbul, 2002)

Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır.

Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz'in tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:

“ Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”




AHMET SAFA

KUR'AN'I KENDİLERİNE GÖRE YORUMLAYANLAR-2- yorumları

  • Image Description
    misafir
    09.09.2011

    Ahmet Safa seni Allah affetsin bağışlasın.Allah aşkına bana söylermisin. Medet ya şeyhim medet ya üstazım medet ya gavsım demek şirk değilse; bana günümüzde şirk örneği gösterebilirmisin? Allah için yapılan birşey kulada yapılırsa şirk olmaz mı?Dua kime yapılır ALLAHA.Duada kimden istenilir? Allahtan.Fatiha suresindeki "Ancak senden yardım isteriz" in manası dua ederken sadece senden yardım isteriz demektir. Diğer konularda Allah zaten yardımlaşmamızı istiyor. Medet ya falan diyenler Allahtan mı istemiş oluyorlar yoksa o falandan mı? Falandan istemiş oluyorlar değil mi?sen diyeceksin ki aslında Allahtan istiyorlar. Bende diyorum ki Allahtan isteyecekse doğrudan MEDET YA ALLAH DESİN O ZAMAN YARDIM GELMEZ Mİ?ALLAH GÜNAHKAR KULUNUN SIKINTISINA YETİŞMEZ AMA GAVS, ÜSTAZ,ŞEYH YETİŞİR ÖYLE Mİ? GAVS, ŞEYH GÜNAHTAN BERİ Mİ YANİ MASUM MU DİYELİM.İSLAM İNANCINA GÖRE MASUM OLANLAR SADECE PEYGAMBERLER DEĞİL Mİ?

    KURANIN ANA FİKRİ NEDİR AHMET SAFA? KURANIN EN ÇOK VURGULADIĞI ÜZERİNDE DURDUĞU ŞEY TEVHİD DEĞİL MİDİR?KURANIN EN ÇOK SAKINDIRDIĞI ŞEY NEDİR AHMET SAFA?KURANIN EN ÇOK SAKINDIRDIĞI KONUDA NEDEN TEHLiKELİ SULARDA YÜZELİM SAFA? BUNLARI YAZAN KARDEŞİN TASAVVUFA KARŞI OLAN BİRİ DEĞİLDİR.TASAVVUFUN GEREKLİLİĞİNE İNANAN BİRİDİR.Tasavvufun içine sonradan girmiş hurafelere karşı olan biridir.MEDET YA ŞEYHİM GİBİ, ŞEYHİM SON NEFESİMİZDE İMANLA GİTMEMİZİ SAĞLAYACAK GİBİ, ŞEYHİMİN RUHANİYETİ HER HALİMDEN HABERDAR GİBİ,ŞEYHİMİZİ ALLAH SEÇTİ GİBİ HURAFELERE.

  • Image Description
    imdaaat
    09.09.2011

    Ay sonu hesabına maaşın yatıyor mu?

    Sigortalı bir işte mi çalışıyorsun? Sigortan kimin üzerinde?

    Medet, imdat, yardım isteme.. Sigorta yaptırmak sizin perspektifinizde HARAM olmalı.. Sadece ALLAH'tan medet bekliyorsunuz. deprem sigortası, kaza sigortası, sağlık sigortası yaptırıp neden kullardan medet bekliyorsunuz?

    Şirk o kadar basit birşey mi? Medet dedi hoop şirke girdi. basit mi bu işler bu kadar.. Farz etki adamın şeyhi sigorta şirketi konumunda olsun..

    Bazı şeyler algı meselesidir. Sen medet demek şirktir diyenelerden bu veriyi önce aldığın için öyle düşünüyorsun.. Onların niyeti zaten tasavvuf düşmanlığı..

    Medet, Destur, Şefaat bunlar şirk nedeni olamaz. Sigorta yaptırmakta da bir beis yoktur..